ne yapacağımı bilmiyorum yine, her zamanki gibi. her zaman da böyle olacak.

yani aslında fark ettim ki, bu sıradan bir döngü. büyümek dedikleri sanırım. ne yapacağını bildiğin bir gün asla gelmeyecek. hiçbir zaman, geleceği bilemeyeceksin ve yaptığın/yapmadığın şey seni tam olarak tatmin etmeyecek.

atanmanın (ya da atanamamanın?) eşiğindeyim. 4 yıllık ağır bir eğtimin ardından kpss derdi de nihayet son buldu, korona morona derken kurbanlık koyun gibi bekliyorum topun ağzında. evet zorlanıyorum zihinsel olarak, fiziksel kısmını da göreceğiz artık...

umut etmeye, hayal kurmaya devam ediyorum hala (dersimi almadım evet), pişman değilim çünkü dört duvarı aşıp gidebilmemi sağlayan tek vasıta bu. 

yeni öğrendiğim (belki de görmezden geldiğim) bir şey daha var. bazı insanları çok seviyormuşum, haddinden fazla, hak ettiklerinden daha fazla. onları çıkarmaya çalışıyorum şimdi kalbimden (hayatımda yoklar, hiç olmamışlar da biraz zorla tutmuşum zaten)- özür diliyorum sessizce ve içtenlikle.

hayatım güzel mi? güzel bence. sınırlarda bir hayat. aç değilim, açıkta değilim, ailem yanımda, gülebildiğim birkaç dostum var, aşırı bayılmasam da beni yorduğu kadar mutlu da eden bir diplomam, çalışan (ama inatla atıl bıraktığım) bir kafam, çoğu zaman korkuyla titrese de hala atan bir kalbim var. elhamdülillah.

ama tüm bunların yanında umudum var (kaybetmekten en çok korktuğum şeyler listesinde hayli üst sıralara oynuyor kendisi) çünkü bu aralar gözümdeki ampullerin patlamaya yüz tutttuğunu hissediyorum- tabi şaşırmıyorum buna, yeniden kaderimi yazmaya niyetlendiğim her dönemde olduğu gibi tepki veriyor vücudum bana.

kendime değer vermeyi öğrenmeye çalışıyorum ama galiba öğrendiğim tek şey, bunun öğrenilebilecek bir şey olmadığı. yaşayarak öğrenilen bir duygu bence bu, çünkü ilerleme kaydedemiyorum bir türlü. biyoloji çalışmak gibi değil ki, biyolojinin ta kendisi (ah şu hormonlar, adamı rezil de ediyor vezir de). 

üniversite hayatım nasıldı, diye düşünürken buluyorum bazen kendimi. sonra düşünmemenin daha iyi olduğuna karar veriyorum çünkü berbattı ve bunu kabullenemiyorum ve geri de alamam; hiç içime sinmedi kısaca.

yalnız hissediyorum bu aralar ve bunun böyle olması gerekiyor. her insanın bir mizacı var ve ben de yalnızlığın hiç iyi gelmediği insanlardanım ancak birileriyle olduğumda onlara aşırı takıyorum kafayı ve yürüyemiyorum yolumda, hep düşüyorum sağa sola bakmaktan. odaklanamıyorum.

odaklanamamak demişken, odaklanamıyorum sahiden, yani, gerçek anlamda da- bu yazıyı yazarken bile. bu yüzden zorluyorum kendimi. telefonu uçak moduna almak, kendimle inatlaştığım diyaloglara girmek ve "bunu bunu bitirmezsem şunu şunu yapmayacağım" kanunları koymak gibi ultra klişe yöntemler deniyorum. işe yaramasını ümit etmekten başka çarem yok.

yüksek lisansa başvurmadım, bana sorarsan doğru olan buydu. bazen girmemen gereken yolu da bilmelisin. pişman değilim, Rabbim ettirmesin. hiç oraların insanı değilim, Rabbim mecburiyet vermesin.

şu sıralar kendimi sık sık Samsun'daymışım gibi hissediyorum- hava kapalı olduğu için galiba. gerçi ne farkı var ki Ankara'nın da? Samsun'dan ya da geri kalan mekanlardan... ama çok garip bir his bu, gidip geliyorum sanki, çok garip, neyse.

aşk meşk defterlerini tamamen kapattım, desem, inanacak mısın? inan inan. irademi geliştirmeye en iradesiz olduğum noktalardan başlıyorum. başarabileceğime inancım tam.

asla! diye bağırmak istiyorum. asla! asla! asla! asla sevmeyeceğim kimseyi, bakmayacağım, görmeyeceğim, ilgilenmeyeceğim, hayal dahi etmeyeceğim! asla! diye bağırmak istiyorum çünkü hiçbir duygu kalmadı içimde (insanlara karşı- hayaller baki tabi), yorgunum dedim ya.

dur, dur, dur da bir nefes al

ama

düşün kadar gökyüzün var

unutma


a.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

arapsaçı.

hodri meydan!

elmalar